12 Eylül 2010 Pazar

Bireysel Silahlanma, TANZER GEZER, 0-18 Kurucu

Polat : Merhabalar ‘Çocuk Hakları, Vurursan Kırılır’ programına hoşgeldiniz. Çocuk Haklarının çeşitli konularını programda, önemli konuklarımla tartışıyorum. Hepsi konusunun uzmanı ya akademik anlamda, ya sivil toplum anlamında ya da resmi görevlerde çocuklar için hizmet üretmeye çalıştık. Çocuklar için daha iyi bir dünya oluşmasına katkıda bulunmak isteyen kişilerle birlikte programlar yapıyoruz. Bu haftaki konuğum 0-18.org Koordinatörü Sayın Tanzer Gezer. Hoşgeldiniz.

Gezer : Teşekkür ederim.

Polat : Şimdi bu haftaki programımız diğerlerinden biraz daha farklı bir program. Bireysel Silahsızlanmayı konuşacağız. Bireysel Silahsızlanma ilginç bir konu. Çünkü dünyanın son hızla silahlandığı bir dönemde ve devletlerin bir çoğunun da en büyük bütçelerinin en büyük payını silahlanmanın oluşturduğu bir ortamda, kişilerin silahsızlanması için çağrı yapan ve onlar için destek oluşturma programları oluşturarak, toplumda bir ses, toplumda bir hareket yaratmaya çalışan bir eylemi bir hareketin temsilcisiyle birlikteyiz. Bunu konuşacağız. Şimdi bireysel silahsızlanma ne demek? Önce bir kavramı açabilir miyiz?

Gezer : Bireysel silahlanmada aynı toplum içinde yaşayan yurtdaşlar birbirlerine karşı, güvenlik güçlerine rağmen silahlanıyorlar. Bu silahlanmada bir idoloji yok. Her hangi bir terörist hareket yok. Tamamen birbirlerine karşı silahlanmaları sözkonusu.

Polat : Peki şimdi bireysel silahlanmanın gerekçeleri ne? Kendini korumak mı?

Gezer : Bireysel silahlanmanın gerekçeleri var, bir de mazaretleri var. Yasada mazeretler sıralanmış. İşte bunlar nedir; iş riski, görev gereği olması nedeniyle ya da kırsalda yaşanıyorsa can mal güvenliği nedeniyle silah ruhsatı veriliyor, yurtdaşlara. Tabi bir de hukuki gerekçeler var. Bunlar nedir; toplumsal yaşamımız, törelerimiz var, bunlar sebebiyle ağırlıklı olarak silahlanılıyor. Onun ötesinde yasa bana böyle bir hak verdi, bu hakkımı kulanıyım sialhlanıyım gibi bir özenti sebebiyle de silahlanılıyor. Açıkcası bir de bir silah lobimiz var. Bu silah lobisi de gizliden gizli reklam yapıyor. Dolayısıyla her türlü körükleme mekanizması çalışır vaziyette. Yasa da çok müsait, dolayısıyla silahlanıyoruz.

Polat : Yani bir yandan töreler var, bir yandan mazaretler var. Yani işim gereği lazım, konumum gereği lazım, zevkim için lazım deyip bir sürü silah alan insan var. Törelerimiz gereği silahsız yaşayamam diyenler var. Bir de lobiler var. O zaman herkesin bir silahı var galiba.

Gezer : Herkesin silahı yok. Allahtan biraz da bilinçli bir toplumuz. Nispeten bilinçliyiz. 60 milyon nüfusta, 2 milyon kişinin ruhsatlı silahı var. Ruhsatsızlardan bahsetmeyelim, onları kimse tahmin bile edemez. Dediğim gibi biraz da bilinçli olduğumuz doğru. Böyle bir yasayla çok daha ağır silahlanma sözkonusu olabilirdi.

Polat : Şimdi tabi baktığımız zaman bugünün konumunda, silah edinebilmek için ilk yaplıması gereken şey ruhsatını çıkarabilmek. O zaman da silah ruhsatı çıkarma işlemi çok kolay değilse, gerçekten titiz işlemlerden geçiliyorsa o zaman bunun bir caydırıcılık unsuru olacaktır. Ama Türkiye’de durum çok böyle değil galiba?

Gezer : Hayır, hiç böyle değil. Titizlik sözkonusu değil. Yasa 21 yaşına gelmiş olan her TC vatandaşının çok rahat bir şekilde silahlanmasına müsade ediyor. Bu ateşli silahlar kanunuyla böyle alt yaş sınırı ama bir de avcılıkla ilgili kanunumuz var. O da 18 yaşa indiriyor. Dolayısıyla 21 yaş değil, 18 yaş alt sınır olarak söyleyebiliriz. Bu alt yaş sınırını geçtikten sonra, eğer yasayla da daha evvelden başımız belaya girmediyse size bulundurma ruhsatını başka hiç bir soruşturmaya gerek kalmaksızın veriyorlar. Tabi bir tıbbi muayene de sözkonusu. Sizin fiziksel olarak bu silahı taşımaya ya da bulundurmaya yeterli olup olmadığınıza bakıyorlar. Yasada bu böyle fakat uygulamaya baktığınız zaman pek de mantıklı bir uygulama yapıldığı söylenemez. Hekimler bu işin içinde. Psikiyatristler bu ruhsatlandırmayı yapıyorlar. Şimdi devlet hastanelerinde diğer tüm hastalarla birlikte ruhsata başvuran kişi belki bir 5 dakika içerisinde hekim tarafından muayene ediliyor ve açık bir formun üzerine alabilir ya da alamaz diye bir ibare yazıyor. Bu formu da ruhsata başvuran kişinin eline veriyor. Geçmişte böyle işler oldu malesef. Alamaz diye rapor veren hekime tehditler oldu, yaralamalar sözkonusu oldu. Dolayısıyla hekimlerimiz de böyle bir şeyin içinde olmayı hiç istemiyorlar, ama birisinin yapması gerekiyor. Bu onların başına patlamış gibi oluyor. Bu şekilde ifade ediyorlar, bizim başımıza patladı diye. Onlar bundan mutsuz, uygulama son derece kötü yapılıyor. Var mı yasada, evet var.

Polat : Sonuçta teorik olarak baktığınız zaman kişinin tam sağlıklı olma hali aranarak ruhsat veriliyor. Yani sadece fiziksel iyi olma hali değil ruhsal iyi olma hali de sözkonusu ama tabi pratiğine baktığınız zaman 5 dakikada 2 doktor imzalı bir sağlık raporuyla alabilir konumuna geliyor. Ama tabi o zaman da başka problemlerin göz ardı edilmiş olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü ceza ehliyeti dediğimiz bir kavram var. Kişiler yaptıkları işlerden sorumludur normal koşullarda ama bu kişlerde bir akıl hastalığı varsa ya da bu kişilerde mental açıdan bir gerilik sözkonusuysa, zeka geriliği sözkonusuysa yaptıkları işten sorumlu tutulmazlar. Bunun da böyle olup olmadığının araştırılması ancak psikiyatristler tarafından yapılacak, detaylı ve uzun muayeneyle olabilecek bir durumdur. Yani çok somut bazı şeyler hemen ortaya çıkar ve kendini belli eder ama bazı durumlarda da bunun gerçekten uzun ve detaylı bir muayenesi yapılması gerekir ki bu durum ortaya çıkıp, anlaşılabilsin. Ama silah ruhsatı için bu yapılmıyor. Yapılmadığı için de bir çok olgu atlanıyor ve gerçekten normalde değil eline silahı almak, toplumda bile gezmesi bazen tehlikeli olacak kişiler elinde ruhsatlı silahlarla geziyorlar ve pek çok istenmeyen olaya sebep oluyorlar. Tabi bu hemen belirtiyim, hep ruhsatlı silahlardan bahsediyoruz ama Türkiye’de bir de ruhsatlı olmayan yani ruhsatsız silahlar problemi var. Sayısı bilinmiyor ama ruhsatlı silahlardan kat kat üstün olduğu da düşünce olarak hep konuşulan bir şey, öyle değil mi?

Gezer : Evet bunun sayısı bilinmiyor ama iki ya da üç katı gibi tahmin ediliyor. Bu tahmin nereden geliyor açıkcası ben bilmiyorum. Tahmin ediliyorsa neden önüne geçilemiyor, bu başka soru. Şayet izin veriseniz muayeneye dönecek olursak sadece ruhsat için başvuran kişinin değil aynı zamanda ailesinin ve yakın çevresinin de böyle bir muayeneden, olmasa da bir soruşturmadan geçmesi gerekli. Bunun uygulamasını yapan ülkeler var.

Polat : Sebebi ne?

Gezer : Sebebi niye? Şimdi kimse kimsenin ne zaman cinnet geçireceğini bilmiyor. Evden dört dörtlük çıkarsınız kapının önünde bir olayla karşılaşırsınız. Kendinizi kontrol edemez hale gelirsiniz. Bu sizin başınıza gelmiyor mu? Benim başıma da geliyor tabi. Dolayısıyla insanların öfkelerini nasıl denetleyebildiklerini, belki o psikiyatrik muayenin haricinde yakın çevresine ve ailesine danışılarak, ailede başka hastalıkları, rahatsızlıkları olan kişileri araştırılması suretiyle yapılması gerekiyor.

Polat : Detaylı bir muayene yapılsın ki aile hikayesi de alınabilsin. Artı ailede tabi evde tutulacağı için belki de ailenin diğer bireylerinin de o silaha ulaşabilme gibi bir sorunu olabilir. Tabi bunu da göz ardı etmemek lazım. Bir müzik arası yapalım.

Polat : Evet bu haftaki konumuz bireysel silahsızlanma. Tabi bireysel silahsızlanma konuşuyoruz ama baktığımız zaman bir çelişki yok mu? Bütün devletler son hızla silahsızlanıyor. İşte ülkeler birbirlerine sende nükleer silah var, sende çok zararlı silah var deyip; olasılıktan yola çıkıp birbirlerine saldırıyorlar. Bu durumda peki, bireysel silahsızlanma konusunda çok yol alınabilir mi?

Gezer : Bu konuda bize durmadan şikayet edenler de oluyor açıkcası, bireysel silahsızlanma diyorsunuz ama savaşa da hayır demiyor musunuz şeklinde, vicdanen tabii ki diyoruz, bilinçli her insanın demesi gerektiği şekliyle. Devletlerin silahsızlanmasıyla bireylerin  silahsızlanmasının nedenleri farklı, çözüm önerileri farklı, çözüm yöntemleri farklı. Farklı disiplinlerde araştırılıyorlar. Dolayısıyla biz uzmanlaştığımız konuda devam ediyoruz ama bireysel silahlanmanın, devletlerin silahsızlanmasına baktığımız zaman toplumlar açısından çok daha yıkıcı sonuçları olduğunu görüyoruz. Zaten silahlanmaya rakam olarak bakacak olursak, yine Birleşmiş Milletler’in bir rakamı var onu size vereyim. Dünyada toplam 639 milyon hafif ateşli silah olduğu söyleniyor. Bunların % 60 bireylerin elinde yani devletlerin silahlanması % 37 seviyesinde kalmış. Polilerin elindekiler % 3 gibi gözüküyor. Bunların hepsini bir araya getirip topladığımız zaman devlet, asker ve polis bir araya geldiği zaman bireylerin elindeki silaha yetişemiyorlar bile. Bunların toplumda bir sorun olarak yansımasınını nedeni nedir? Ondan bahsedecek olursak, şimdi savaşların olduğu bölgelerde, yılda ortalama 300 bin kişi hayatını kaybediyor. Ama bireysel silahlanma sonucu yani savaş değil de barışın olduğunu farzettiğimiz bölgelerde ise, 200 bin kişi hayatını kaybediyor, her yıl ortalama. Bu oldukça büyük bir rakam. Dolayısıyla işte neden devletlerin silahlanmasına hayır demiyorsunuz şeklinde yöneltilen soruları haksız buluyorum, doğrusu. Önce sorunun topluma nasıl yansıdığına bakmak gerekiyor. Ve bu anlamda baktığımız zaman verilerde çok açık. Bireysel silahlanma, devletlerin silahlanmasından çok daha üst seviyede.

Peki Türkiye’ye bu nasıl yansımış? Bizim silahlanmamıza bakalım, bireysel olarak. Biraz önce söyledik 2 milyon gibi bir silahlanma var. Bunun sadece % 20 lik gibi bir kısmı polisin silahıdır. Geri kalan da tamamen bireylere ait silahlar bunlar. Ruhsatlı silah, ruhsatsız silah diye ayırıyoruz. İç İşleri Bakanlığı da en son yaptığı açıklamada bu şekilde ayırdı. Sanki ruhsatsız silahla işlenen suçlar, polisin selayetinde değilmiş gibi de bir hava sezinleniyor. Ama iki önemli görevi var devletin, kolluk güçlerinin daha doğrusu birincisi, öncelikle suçu önlemek. Daha sonra da ikinci görev olarak bir suç işlendiyse yargıya intikal ettirmek. Şimdi ruhsatsız silahların adı üzerinde yasak olduğunu biliyoruz. Kolluk güçleri eğer bunları önlemede yetersiz kalıyorsa, görevini pek de yerine getirdi sayılmaz. Bu anlamda ruhsatsız silahlara hiç değinmeyeceğim. Suça baktığımız zaman bu ruhsatlı, bu ruhsatsız diye ayırmadan; yılda ateşli silahlarla işlenen 12 bin suç olduğu görülüyor. Bu 12 bin suçtan, 3 bin can kaybı sözkonusu. Bu bizim Türkiye’de 60 milyon gibi bir nüfusa bakarsanız, nüfusa oranla bu rakama, ölüm rakamına bakacak olursanız, biz aslında Amerika’ya da son derece yakın gidiyoruz. Çok başbaşa da değiliz ama oldukça yakın gidiyoruz.

Polat : Tabi bu da problemin nerede yattığını gösteren boyut. Ama konuşmanın başında bir Silah Lobisinden bahsettik. Gerçekten dünyaya baktığımız zaman ilaç endüstrisiyle beraber en büyük endüstri silah endüstrisi. İlacın çok daha üstünde bir boyutu var. İş hacmi anlamında ve dönen para anlamında. Bu da doğal olarak bu grup için lobiciliği de beraberinde getiriyor. Türkiye’de Silah Lobiciliğinin dururmu nedir?

Gezer : Türkiye’de Silah Lobisi yavaş yavaş sesini duyurmaya başladı. Eskiden böyle bir şeye niyetleri yoktu, gerek de duymuyorlardı. Şimdi artık bireysel silahlanmanın toplumsal bir sorun olduğu, ancak geçtiğimiz 2-3 yıl içerisinde vurgulanmaya başladı. Şimdi Silah Lobisi dediğimiz zaman gizli bir reklam yapıyorlar, demiştik. Bunu hangi yöntemle yapıyorlar. Meşhur, Başbakanımıza hediye edilen altın kaplamalı silahlar var. Basında boy boy yer alıyor. Bu tarz şeylerle, bunun ötesinde hakikaten toplumu acıtan dizi filmlerimiz var. Bu dizi filmlere de sponsor olan silah imalatçı firmalarımız sözkonusu. Bir şeklide moda yaratılıyor, silaha talep özendiriliyor. Bu lobi tarafına baktığımızda. Aslında silah imalatçılarımızın da devletten yana, Ateşli Silah Kanununa baktığımızda kanundan yana sıkıntıları var. Bunu memnuniyetle de söylemek istiyorum. Bizim Ateşli Silahlar Kanununumuz son derece tekelci bir kanun. Alım satım her türlü işi devlet aracılığıyla yapılması gerekiyor. Bu da Makina Kimya Endüstrisi Kurumu’nun vazifesi haline gelmiş. Bir şarpıcı veri de buradan size söyleyebilirim. Mesela, 2003 yılında Makina Kimya Endüstrisi Kurumu, ateşli silahlar satışından toplam 37 treilyon gibi bir gelir elde etmiş. Bunun 17 trilyon gibi bir kısmı ki, bu % 47.5 gibi bir rakam. % 5O’sine yakın diyebiliriz, bireylere satılmış. Şimdi bizim lobi yapan imalatçılarımıza bakacak olursak, onların da dertleri şu, devlet askerin silahını, her şeyini yurt dışından temin ediyor, bize de Pazar payı bırakmıyor. Dolayısıyla biz de bireylere silah satmalıyız. İşte bu sektörden de ekmeğini kazanan binlerce kişi var şeklinde lobi faaliyeti sürdürüyorlar. Etkin mi? Hayır değil. Dünyada çok daha etkin faaliyet gösteren lobiler var. Mesela buna örnek Amerika silahlanmanın, özellikle bireysel silahlanmanın cenneti ya da cehennemi de diyebiliriz buna. Ama dediğim gibi silah imalatçılarının da bu tekelci silahlar kanunundan dolayı sıkıntıları var. Allah’tan var. Bu 36 trilyon belki de çok daha yüksek rakamlara çıkabilirdi.

Polat : Yani bizim lobimiz aslında, diğer ülkelerle mesela Amerika’yla karşılaştırıldığı zaman çok güçlü bir lobi değil. Ama yıllar çevresinde son zamanlara baktığımızda, onlar da kişilere yönelik çalışmalar yapmaya başladılar. Bunu çok direk yapmasalarda, göz önünde olan Bakan, Başbakan gibi kişlere silah hediye etmeler, silahı özendiren televizyon dizilerine sponsor olma gibi gizli yöntemlerle ya da açık olmayan yöntemlerle bunu yapıyorlar. Peki bir yandan silah şirketleri böyle çalışıyor, lobicilik devam ediyor. Televizyon dizileri de bir başka boyut ve biz de kişilerin, insanların pek silahla iç içe olmamalarını istiyoruz. Aslında baktığımız zaman atasözlerimize bile girmiş ki; at, silah ve şeklinde devam eden belli sözler var, çok kullanılan. Mesela Karadeniz çin hep böyle söylenir. Karadeniz’de herkesin bir silahı vardır, denir. Silah çok benimsenmiş bir oyuncak mı diyim, oyuncak gibi bakılıyor çünkü. Ne diyorsunuz bu konuda?

Gezer : Silaha oyuncak demek hoş değil. Oyuncak son derece masum bir kavram, çok da işlevsel olan bir kavram. Silahla bunu kullanmamayı tercih ediyorum ben açıkcası.

Polat : O zaman hemen oyuncak silahlara geçelim, tabi bunun cevabını aldıktan sonra. Evet.

Gezer : Silahlanmanın nedenlerinden bir tanesi de örf ve adetler, gelenek görenekler olduğunu söylemiştik. Evet bu doğru. Yüzyılardan beri de gelen bir şey. Dolayısıyla, çok da çabuk konuyu halledeceğimizi de sanmıyorum. Umutsuz da değilim, tabi ki. Şimdi hukuk devletinde yaşıyoruz. Hukuk nereden doğuyor? Neyden kaynaklanıyor? Örf ve adetlerden ve törelerden kaynaklanıyor. Toplumsal hayatın gereklerini bir şekilde kategorize etmek amacıyla hukuk kuruluyor. Ve bir hukuk devleti oluyorsunuz, bunu kabulleniyorsunuz. Demokrasimize ne yapmak istediğimize karar vermek istiyoruz bu da malum. Hukuk devletiysek, hukuk da bu gelenek göreneklerden şayet kaynaklandıysa bir kısmını biz bırakalım, bir kısmını devam ettirelim şeklinde bir yaklaşım iki yüzlülük oluyor, açıkcası. Bunun bir an evvel ortadan kalkması gerekiyor. Bu şekilde silahlanan kimseler bunu başarabilirler mi? Hayır başaramazlar. Çünkü onlar ailelerinden böyle gördüler ve çocuklarına bu şekil intikal ettiriyorlar. İşte bu aşamada yasanın hakikaten çok etkin hale getirilmesi gerekiyor. Silah ruhsatlandırılmasının kısıtlanması gerekiyor. Ruhsatsız silah dolaşımının, zaten bu da Avrupa Birliği’nin bir yaptırımıdır bize, ruhsatsız silah dolaşımının da bir an evvel engellenmesi gerekiyor. Yani her toplumsal sorunun çözümünde mutlaka bir yasa boyutu var, bir eğitim boyutu var. Bu da böyle yani ateşli silahlarla bireylerin silahlanmasını tek başına yutdaşalr yapmadı, tek başına devlet yapmadı. Yasayla bilinç bir araya gelince bu hallere düştük. Giderek de artıyor, bunu özellikle belirtmek istiyorum, 2000 yılından itibaren silah ruhsatlandırması son derece artmış durumdadır. Yine biz bunu devletin, yasa yapıcının Ateşli Sialhlar Kanununu çağdaş olması gereken kanunlar haline getirerek, başarabiliriz. Bu yetmiyecek bir de ne yapmalıyız, tabi toplumu bilinçlendirmemiz gerekiyor.

Polat : Evet bu noktada bir müzik arası yapacağız, sonra oyuncak silahlar ve kanunun bugünkü durumuyla devam edeceğiz.

Polat : Tabii bu şimdi bireysel silahsızlanmanın ya da silahlanmanın en önemli boyutlarından bir tanesi çocuklar. Çocuk Haklarına baktığınızda çocuğun korunması, yaşatılması, geliştirilmesi ve katılınması aşamasında korunması boyutunun en önemli faktörlerden bir tanesi, silahın olduğu ortamda çocuğu korumak  mümkün değil, birinci boyut. İkincisinde de silahın olduğu ortamlarda çocuk silaha özenerek çocuk başka yollara sapıyor. İşte ....31.40  çocuk ve diğer faktörlerin karşımıza çıkmasında hep silahla beraber görüyoruz olguları. Tabi bunlara geleceğim ama ben oyuncakçıları gezdiğim zaman görüyorum ki; oyunların çoğu, bilgisayar oyunlarının çoğu hep silahla ilgili, öldürmeyle ilgili, savaşla ilgili yani silah hep var. Çocuk da bir süre sonra bunu normal karşılamaya başlıyor. Artık kanıksıyor, aykırı  bir durum değilmiş gibi görmeye başlıyor. Bu oyuncak silahlar ve çocuk boyutunda bakış açınız nedir?

Gezer : Oyuncak kavramına bakacak olursak, oyuncak çocuğun gelişimine olumlu anlamda etki etmesi gereken bir kavram, bir alet, bir araç. Ama silaha baktığız zaman, silah öldürmek amacıyla imal edilen bir araç. Dolayısıyla silahın nasıl oyuncağı oluyor? Bilinçli insanlar nasıl çocuğa, bilinçli anne babaların da maalesef, şiddet oyuncaklarını tercih ettiği durumlar sözkonusu oluyor. Nasıl silahla oyuncak olgusunu bir araya getiriyorlar, insan şaşırıyor. Oyuncak Sanayine baktığımız zaman, daha doğrusu oyuncak cirosuna baktığımız zaman Türkiye’de 180 milyon dolarlık bir markettir bu. Bunun 100 milyon dolarlık kısmı ithalat, 80 milyon doları da Türkiye’de imal ediliyor. Bu toplam rakamın % 10 gibi düşünecek olursak 18 milyon dolarlık bölümü şiddet oyuncakları maalesef. Bunların içerisinde, genelde şiidet oyuncağı tabi ki demiyorlar, erkek figürü, erkek çocuk figürü şeklinde de geçiyor. Bunlar hakikaten silah benzeri plastik aletler de olabildiği gibi, asker figürleri oluyor, asker kıyafetleri oluyor. Yani her türlü şekilde bir moda bile olabiliyor, bir trend yaratılıyor oyuncaklarla. Bu oldukça büyük bir rakam. Çocuk ebeveynlerinden silahı görerek yetişirse, devamlı suretle oyuncak olarak sialhı ya da şiddet oyuncaklarını tercih ederse, tabi ki bir şiddet gidüsüyle doğuyor. Ama bu dürtüyü de kontrol etme, çocuğa öfkesini denetleme öğretilmek zorunda. Çünkü böyle bir görüş var açıkcası. İşte bu şiddet dürtüsüyle insan doğuyor, bir şekilde deşarj olmalı ki çocuk yaşlarından itibaren ileri yaşlarında daha sakin bir insan olsun gibi savlarla gelenler var. Bu konuda araştırma olmadığı gerekçesiyle çocukla oyuncak silahın bir araya gelmesinde hiç sakınca bulmayan bir kesim var. Bunları hakikaten reddediyorum. Çok ciddi reddediyorum. Çocukla silah bir araya geldiği zaman ne oluyor. Dürtüyle doğuyor peki, öfkeleniyor. İleri yaşta, gençliğe adım atarken, belirli dönemlerden geçerken öfkesini denetleme boyutunda zorlanmalar sözkonusu oluyor. İşte bu aşamada silahla buluşursa bir anlamda silaha bağımlılık da kazanıyor. Çünkü şiddetini bununla gösterirse, ileri yaşta yetişkin yaşlarda bunu kullanmak üzere programlanmış oluyor. Evde de bir silahın olması ya da yakın çevrede bir silahın olması da tabi ki çok etken. Ne yapıyoruz bu durumda? Çocuğumuzu bile bile yetişkin yaşlarına şiddeti içselleştirmiş, şiddeti kanıksamış, genel geçer bir şey gibi gören yetişkinler yetiştirmeye başlıyoruz. Aslında bizim toplumumuzda da şiddete bakacak olursanız hakikaten çok içselleştirmişiz. Kabul görmüş, suç bir anlamda kabul görmüştür. Bir lafımız vardır, kabahat ölende mi öldürende mi diye. Bu hukuku devleti bilinci bizde henüz oluşmamış. Eğer oluşmuş olsaydı ebeveynler hiç bir suretle çocuklarına oyuncak silah almayacaklardı. Bir de gerçeklerine bakalım, çocukla silahın nasıl buluştuklarına bakalım müsade ederseniz. Şimdi burada da büyük bir problemimiz var, Yargıtaydan bir karar çıktı yakın zaman önce, buna göre der ki, 4 yaşında bir çocuk ateşli bir silahla adam öldürme yetisine sahiptir. Hakikaten de böyle bir olay yaşandı. 4 yaşında bir çocuk babasının silahıyla kardeşini vurdu. Şimdi oyuncak silahlarla buluşturduk. Evimizde çevremizde de silahlar var. Şiddet ortamında da büyüyorlar. Televizyonda da savaşları artık, neredeyse naklen seyreder hale geldik. Dolayısıyla bu kan revan yayınlardan dolayı toplumda bir korku da oluşuyor. Çocuk bunlarla büyüdüğü zaman otamatikman silahlanıyor. Hatta yetişkin yaşını beklemeden de silahlanıyor. Bir örnek vermek gerekirse, 2003 yılında Güvenlik Birimlerine getirilen çocuklara baktığımızda, 0-18 yaş arası çocuk ve gençlere baktığımızda ki, bunlar 88 bin civarındadır. Bunların % 60’ına yakını suça istinaden getiriliyorlar. Bunların içinden de 1000’e yakını suçu ateşli bir silahla işlemiş oluyor. Yani bir fiil adam öldürmüş oluyor. Bunun 0’la 10 yaş aralığına bakılmış yani 0-10 la 11-18 diye ayırmışlar. Ve gördük ki, 4 yaşındaki bir çocuk da adam öldürebiliyor. Demek ki çok küçük yaşlardan itibaren gerçek bir silaha çocuğun ulaşması çok kolay ve bunu kullanması da çok basit hale geliyor.

Polat : Tabi yani silah olayı proveke eden bir boyut. Suça giden çocukların hemen hepsinde, silaha karşı bir hayranlık, onu kullanma isteği, motivasyonu ve sonunda da kullanımı var. Kanunlardaki boyutu, Yargıtay kararı bunları biraz sonra tartışacağız ama bir müzik arası yapalım yine.

Polat : Evet bu haftaki konumuz Bireysel Silahsızlanma ve Sayın Tanzer Gezer’le bu konuyu konuşuyoruz. Şimdi çocukların gerçekten oyuncak silahlarla oynamaları ve yaşamın her yerinde silahın kabul edilebilir ve saygınlık yaratan bir alet gibi algılanması çocukları silahlara yaklaştıran bir kavram. Gerçekten bunu izliyor ve görüyoruz. Sokak çocuklarında da silahı olan kişi ayrıcalıklı kişi pozisyonunda. İşte tüm bunlar hep bir silah kültürünün geçmişten bugüne gelmesiyle oluşan bir şey. Halbuki şiddetin olmadığı bir toplumda yaşayabilmek, şiddetten arınmış bir toplumda yaşayabilmenin birinci koşulu, şiddeti oluşturan aletlerin ortadan kaldırılmasını sağlamak. Halbuki Özal Döneminden kalma bir hediye diyeceğim ona, Özal o kadar silah alınmasını kolaylaştırdı ki, Türkiye’de birden bire silah ruhsatı alanların sayısı arttı ve suç oranları da çok arttı. Gerçekten bu olumsuz anlamdaki hediyenin Türkiye’deki yansımalrını artık daha da fazlasıyla yaşamaya ve görmeye başladık. Bu konulara baktığımız zaman, gelecek için olumsuz değil ama gerçekten bir sinyalin doğru algılanması gerekiyor. Şiddete doğru hızla yol alıyoruz ve bunu da yaratqan silahların varlığının da çok önemli bir rolü var. Onlar da her geçen gün artıyor. Azalmıyor, artıyor. Kanunlara bakıyorsunuz kanunlar caydırıcılık görevi görmesi gerekirken, caydırıcılık görevi görmüyor. Kolaylaştırıcı demiyeceğim, çok insafsız olacak ama yeterli caydırıcılığı oluşturmadığı ortaya çıkmış vaziyette. Bunları söyledikten sonra sizin de kanunlar hakkındaki görüşünüzü sormak istiyorum. Kanunlara baktığımız zaman caydırıcılık düzeyleri nasıl? Sizce yeterli mi?

Gezer : Caydırıcılıktan çok uzak kanun. Bilhassa özendirici yanı da var. Bir sürü mazeret sıralanmış. Bu mazeretlerin içine girmeyen Türkiye’de insan yok. Can ve mal güvenliği deniliyor, sıradan bir insanın da can ve mal güvenliği söz konusu. Esnafa verilir deniliyor, çiftçiye verilir, iş adamına verilir. Hangimiz değiliz? Hemen hemen herkese hitap ediliyor. Programın başında da söylemiştik 21 yaşını dolduran herkes bulundurma ruhsatı alması çok çok basit. Bunun dışında tabi kanunda, yönetmeliklerde ve kanunda bir takım cezalarda var. Ama bu cezalara baktığımız zaman bunlar caydırıcı olmaktan çok uzak. Onun ötesinde de uygulamaya bunları koyduğumuzda, bu cezaların caydırıcılıktan çok uzak olan cezaların dahi indirildiklerini, paraya çevrildiklerini görüyoruz. Çok yakın zamana kadar meskun mahalde havaya ateş açmak kanunla yasakken, herkes bunu yapıyordu. 3 aylık bir hapisliği söz konusuydu, paraya çevriliyordu, erteleniyordu ve kimse ceza almıyordu. Ama çok yakın bir zamanda artık uygulamada hakimlerimiz bu konuya, yasadan önce hakimler bu konuya el attılar. Artık o 3 aylık cezayı hakikaten veriyorlar ve yatırıyorlar. Bu eskiden beri böyle gelmiş olsaydı belki de çok canında kaybolmasının önüne geçilmiş olacaktı. Yasa bu halde. Daha caydırıcı hale getirilmesi tabi ki gerekiyor ama en önemlisi ruhsatların kime verileceği konusunun bir an evvel kısıtlanması gerekiyor. Her önüne gelene, her iş adamına değil. Hakikaten can ve mal güvenliğinin tehdit altında olduğu ve Güvenlki Güçleri tarafından da “Ben bu kişiyi koruyamam, kendisinin korunması şarttır.” denilecek kişilere verilmesi gerekiyor. Bu anlamda bakacak olursak çok da savunmalarına rağmen Emniyet Güçlerinin, açıkcası bu kanundan rahatsız olmaları gerekiyor. Çünkü yurtdaşın can ve mal güvenliğinden Güvenlik Kuvvetleri sorumlu ama bu yasayla, çok güzel bir şekilde geliri de çok yüksek bir şekilde olmak üzere, kendi görelerini yurtdaşa iade etmiş oluyorlar. Bundan utanç duyulması gerektiğini ben düşünüyorum. Ama kime sorsanız kimse bunu sahiplenmiyor. Yasa yapıcıyla halletmeniz gerekiyor. İşte buradan kaynaklanan şunu da söyleyebiliriz. Madem ki kendi görevinin yurtdaşın sırtına yıkan bir Güvenlik Kuvveti Sistemimiz var. O zaman bir tazminat olayı söz konusu oluyor ki, bu son davalarda artık bu boyutuyla da ön plana çıkmaya başladı. Şimdi Ateşli Silah olgularına baktığımızda bir taraf canından oluyor. Bir taraf da özgürlüğünden oluyor. Sadece maduriyet bunlarla sınırlı değil. Ailelerinin de maduriyeti söz konusu. İşgöremezlik halleri var doğal olarak. Ölüm nedeniyle ya da hapislikten kaynaklanan. Devletin kendi görevini bu şekilde yutdaşa ihale etmesinden dolayı şayet böyle bir suç işlenirse, işgöremezlik durumu ortaya çıkarsa devletin bunda tazminat etmesi gerkiyor. Bu görüş artık çok yaygın. Bu tarz davalar görülmeye başlandı. Sanırım İnsan Hakları Mahkemeleri’ne kadar da gidecek bunlar.

Polat : Evet Bireysel Silahsızlanma konusuna devam ediyoruz. www.0-18.org adresinden bu konuyla ilgili daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz, bunu da hemen belirtiyim. Tabi baktığımız zaman kanunların çok fazla yeterli olması gerekiyor ki, caydırıcılık görevini görsün. Toplumun eğitimi gerekiyor ki, insanlar bu davranışlarını zaman içerisinde değiştirebilsin. Artı bu konuyla ilgili olan kişilerin de Güvenlik Güçleri başta olmak üzere konuya çok daha duyarlı olması gerekiyor ki, böyle olaylar yaşanmasın. Çünkü her toplum olarak sevindiğimiz maç ya da benzeri olaylarda; insanlar artık sokağa çıkmaktan korkmaya başladılar. Çünkü havaya diye ateş edilmesinin sonrasında yaralanmaların hatta ölümlerin ortaya çıktığı görüldü ki, bu çok trajı komik bir olay şeklinde gözüküyordu.

Evet çok önemli bir konuyu, konuğumla tartıştık. Bireysel Silahsızlanmaydı konu. Ama silahsızlanmadan çok silahlanmanın çok yoğun olduğu bir ortamda yaşadığımızın da altını çizerek hem konuğum vurguladı hem ben söyledim. Çocuk Haklarının en birinci kuralı, çocuğun yaşama hakkının koruna bilmesiyse, o zaman Bireysel Silahsızlanmanın da mutlaka gündeme çok etkin bir şekilde gelmesi lazım, diyor ve sizlere veda ediyoruz.

Sağlıkta Çocuk Hakları, Prof. Dr. MUSTAFA YÜKSEL, Marmara Üniv. Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı

Polat :  Bu hafta sağlıkta çocuk hakları konusunu konuşacağız. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun olarak çocuğun sağlıklı yaşama ve sağlık hizmetlerinden faydalanma hakları var. Tabii yetişkinler bakmakla yükümlü oldukları çocukların sağlığı açısından hertürlü tedbiri almakla da, bunun için gerekli olan bilinci kazanmakla da sorumlular. Aksi halde çocuk ihmal edilmiş; dolayısıyla istismar edilmiş oluyor. Bu nedenle bugün değerli konuğumla birlikte önce çocukluk çağı kazalarından, bu kazaların neticesinde meydana gelen görünmez yaralanmaların tedavisinden, bazı ilkyardım tekniklerinden bahsedeceğiz ki ebeveynlerin sağlıklı çocuk yetiştirme bilinçlenme görevine destek vermiş olalım. Sonrasında sigara konusuna gireceğiz ve pasif içiciler olarak çocukların sağlıklı yaşama haklarını nasıl ihlal ettiğimize değineceğiz. Biraz yeniden görünmeye başlayan tüberküloz hastalığından ve çocukların bu hastalıktan korunması için alınması gerekli tedbirleri dinleyeceğiz. Oldukça kapsamlı konularımız var. Hemen konuğumu tanıtmak istiyorum. Prof. Dr. Mustafa Yüksel, Marmara Üniv. Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı. Aynı zamanda TORAKS Derneği Göğüs Cerrahisi Çalışma Grubu Başkanlığını da yürütüyor. Çok önemli çalışmaları var. Kendisine öncelikle “çocukluk çağı kazaları deyince ne anlamamız gerekiyor?” diye soralım.

Yüksel : Çocuğun yaşadığı ev ortamında karşılaştığı sıradışı olayların kendisine verdiği zararlar olarak niteleyebiliriz. Çocukluk çağı kazalarını bizi ilgilendiren boyutunda görünen kazalar ve görünmeyen kazalar olarak gruplamak mümkün. Görünen kazları; çocuğun merdivenden düşmesi, sert bir cisme çarpmak suretiyle vücudun çeşitli yerlerinde yaralar oluşması gibi örnekleyebiliriz. Bir de görünmeyen kazalar var ki bunlarda hepimizin evde güvenli zannettiğimiz bazı objeleri çocuğun özellikle etraftan öğrenme; herşeye dokunup, ağzına alıp yutma, sürecinde tehlikesiz zannettiğimiz şeyleri ağzına alıp bunların solunum yollarına kaçmasıyla veya yemek borusuna kaçmasıyla oluşan kazalar. Bunlar da çocukluk çağında sık başa gelen kazalardır.

Polat : Gerçekten de çocukluk çağı kazalarına baktığımız zaman düşmeler var yaralanmalar var ama bunların çok çabuk farkına varılması ve müdahale edilmesi mümkün. Görünmez kazalar dediğimiz zaman ise ne olduğunu anlayana kadar geçen sürede müdahale etme açısından ve hatta hayati tehlike oluşması, kalıcı hasarlar oluşması açısından çok büyük tehlike yaratabilme potansiyeli ortaya çıkıyor. O yüzden de çocuğa günlük yaşamı içerisinde çok dikkat etmek, diğer bir değişle çocuğu ihmal etmemek gerekli. Kazaların ihmalden kaynaklandığının altını çizmekte fayda var. Bunları önlemenin yöntemleri üzerine bilgilenme ve bunları uygulama çocuk hakları açısından çok önemli.

Geçenlerde sizinle birlikteyken ince saat pilleri gibi yassı bir pili yutmuş olan bir çocuğun acile getirildiğine ve müdahalenize rastlamıştım. Bu örnekten yola çıkarsak çocukları ne gibi tehlikeler bekliyor? Ne yapmak gerekiyor?

Yüksel : Çocuğun elinin ulaşabileceği yerlerde, ailenin öngöremediği büyük tehlikeler var. Bunlardan bir tanesi oyuncaklar; oyuncak bebekler, oyuncak telefonlar, özellikle cep telefonları. Bunların yassı pilleri var. Bu piller aynı zamanda çok hafif ekşimsi bir tat veriyor ve çocuk bu pillerin tadından çok hoşlanıyor. Ağzına götürüyor ve yutmaya çalışıyor. Bu sırada pil akciğere, solunum yoluna kaçabiliyor. Piller çok kaygan oluyorlar ve çok değişik ebatlarda; yutulabilir ebatlarda, olanları da var. Bunlar solunum yoluna kaçabildiği gibi  yemek borusuna da kaçabiliyor. Yemek borusunun birkaç tane darlığı var. Bu darlıklardan bir tanesinde takılıyor ve eğer çocuk yabancı cisim yuttuğuna dair bir semptom göstermiyorsa farkedilmiyor. Farkedilmeyen bu piller zaman içerisinde alkali salarak çocuğun yemek borusunda veya solunum yolunda yanıklar oluşturuyor. Farkedilmeden bir haftayı geçerse bu süre içerisinde orası yırtılabiliyor. Başarılı tedaviler yapılıyor ama bunları da uzun dönemde iyileşen yerde striptür dediğimiz darlıklar oluşabiliyor. Çocuk yıllar boyu bir tedavi ihtiyacı içerisinde kalıyor. Bu tabii hiç öngörmediğimiz ama hemen elimizin altında olan, çocukların elinin ulaşabileceği yerlerde bulunan, hatta oyuncakların içinde mevcut pillerden oluşan bir tehlike.

Polat :  Çocuk bir şey yuttuğu zaman akla gelen tıkama, tıkanma, hava almasının engellenmesi olur. Halbuki pil örneğinde hiç akla gelmeyen başka birşey var; hemen önlem alınmadığı zaman delinmeye yol açacak kadar büyük yırtıklar meydana getiriyor, yanıklar meydana getiriyor. Kötü olan kaza anında semptomların gözlenemez olması.

Bu tarz kazaların genellikle çocuklarda görüldüğünü düşünüyorum. Bunun dışında evde genellikle ağbi-ablalar oluyor ve bunlarda bilinçsizce küçük çocuğun yabancı cisim -çoğunlukla organik cisimler, yutmasına meydan verebiliyorlar. Bunlar ne gibi cisimler oluyor ağırlıkla?

Yüksel : Bu tarz tehlikelere 1-3 yaş arası çocuklar maruz kalıyorlar çoğunlukla. Yabancı cisim aspire eden insanların %85’i çocuklar. Bunlarında %60 ile 80’ini üç yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Dolayısıyla 1-3 yaş arası çocukları bekleyen ikinci tehlike de 3-8 yaş arasındaki ablalar ve ağbileri. Bu yaştaki çocukların anne-babanın yanında bile kendi yedikleri çekirdekleri, leblebileri, fındıkları, fıstıkları kardeşlerine ikram ettiklerini biliyoruz. Ortada geleneksel Türk misafirperverliğinden kaynaklanan bir ikram var. Bu cismin küçük çocuk tarafından aspire edilme; yemek borusundan çok akciğere, soluk borusuna kaçma ihtimali fazla. Ciism yemek borusuna kaçarsa nihayet mideye geçecek ve hazmedilemezse dışarıya atılacak. Organik cisim soluk borusuna kaçtığı zaman ise kalıcı hasarlar oluşturuyor. En çok gördüğümüz aspire edilmiş organik cisimler neler? En sık yer fıstığını görüyoruz. %35-43 oranında çocuk tarafından soluk borusuna aspire edilmiş yabancı cisim yer fıstığı. Daha sonra sırayla ayçekirdeği, kabak çekirdeği, elma-armut çekirdekleri geliyor. Bazen çocuğun eline soymadan, çekirdekleri temizlemeden elma veriyorlar. Çocuk o küçük çekirdekleri yutamıyor ve soluk borusuna kaçırıyor. Küçük Lego parçacıkları da çocukların yuttukları cisimler arasında. Özellikle okul çağına yakın çocukların tükenmez kalem kapaklarını çiğnediklerini ve bu parçacıkları aspire ettiklerini görüyoruz. Ayrıca, 13-14 yaşından sonra gelişme çağında olan kız çocukların takmaya başladıkları türbanın iğnelerini yuttuklarını görüyoruz.

Polat :  Türban iğnesi yutan çocuklar var demek ki. Hangi sıklıkla bu sizin karşınıza çıkıyor?

Yüksel : Oldukça sık görüyoruz hatta türban iğnesi; ameliyata kadar giden, çıkarılması çok özel manipulasyonlar gerektiren bir yabancı cisim. 13-17 yaş grubunda türban takan çocuklarda çok görüyoruz. Çocuk türbanı boynuna dolarken veya türbanı düzeltirken iğnelerini ağzına alıyor ve ani nefes aldığında türban iğnesinin başındaki plastik başlık paraşüt görevi görüp akciğere kaçmasına sebep oluyor. Bu cisim ameliyata kadar giden işlemlere sebep oluyor.

Polat :  Prof. Dr. Mustafa Yüksel ile çocukluk çağı kazalarını konuşmaya devam ediyoruz. Çocukluk çağı kazalarında özellikle akciğerdeki ve soluk ve yutak borusundaki lezyonları konuşuyoruz çünkü çok sık karşımıza çıkıyor. Tabii cisim hemen müdahale edilip çıkarıldığı zaman hiçbir sorun kalmıyor ama birçok olayda bunlar kalıcı bazı etkilere yol açıyor, problemler ortaya çıkıyor çünkü zamanında farkedilemiyor. Çocuk bunu bir kabahat olarak görüyor ve saklıyor. Semptomlar da aile tarafından anlaşılamıyor. Neden?

Yüksel : Aslında ailenin farketmesi çok zor oluyor bu olguları. Zaten bize gelen olgular bütün olguların içinde üçte birlik bir kısım. Diğer üçte ikisi farkedilmiyor hakikaten. Çocuk saklıyor, abla-ağbi saklıyor, bakıcı kız saklıyor. Semptomlar çok ciddi oluşmuyor. En büyük bulgu çocuğun öksürmesi. Morarma gibi tablolar çok büyük bir cisim yutulmuşsa ve nefes almayı engelliyorsa ortaya çıkıyor. Oysa çocuğun yuttuğu bir çekirdek veya bir fıstığın parçasıysa çocuk aspire ediyor ve cisim akciğerlere kaçtıktan sonra bronşlara yerleşiyor. Çocuk hafif öksürüklerle semptom veriyor. Aile bronşit diyor, nezle diyor, grip diyor, o şekilde geçiştiriyor hastalığı. Bunlar ne zaman ortaya çıkıyor? Ancak bir hafta on gün sonra çocuğun ateşi çıkar, zaatürre tablosu gelişirse o zaman farkediliyor. Ailenin ciddi bir şekilde şüphelenmesi gerekiyor. Yaptığımız bir çalışmaya göre ve bu genel literatüre de uyuyor, şüphenilen olgularda %10-15 oranında yanlış pozitiflik var. Yani bir yabancı cisimden şüphelendiğiniz zaman %80-85 oranında yabancı cisim buluyorsunuz.

Semptom olarak öksürüğün varlığından sözettik. Çocuk öksürdüğü zaman aileler hemen çocuğu çocuk hekimine götürüyorlar. Eğer burada; ne zaman başladı, ağzında birşey buldunuz mu, birşey yutmuş olabilir mi gibi çok özel sorgulama olmazsa anlaşılmıyor. Genellikle bize gelen olguları önceden çocuk hekimi görmüş oluyor. Acilde filmi çekilmiş oluyor. Çocuk hekimi akciğerlerde yabancı cismin yerleştiği yerde solunum sesi değişikliği buluyor, şüphelenmiş oluyor. Ailenin şüphelenmesinden çok hekim dinleme bulgusuyla şüpheleniyor. Çocuk bize geliyor, genel anestezi altında bronkoskopi (bronş yollarına özel bir aletle bakmak) ile cismi çıkarıyoruz. İşlem biraz külfetli.

Polat : Zahmetli ve çocuğu da yoran birşey oluyor. O yüzden de tabii gizli kalabilme potansiyeli de yüksek olduğu için önceden dikkat etmek gerekiyor. Peki, diyelim böyle bir olay oldu ve anne-baba farketti. Bu durumda neler yapılması uygun?

Yüksel : Çocuğun öncelikle doğal olarak çocuk hekimine götürmesi lazım. Hekime çocuğun yabancı cisim aspire ettiğinden şüphe edildiğinin söylenmesi lazım. Bir akciğer filmi çekilmesi ve çocuğun dinlenmesi lazım. Akciğer filminde havalanma farklılığı varsa, aynı yerde dinleme bulgusuna rastlanıyorsa ve çocuğun solunumu hırıltılıysa yabancı cismin varlığından şüphe edilir. Hemen çocuk hekiminin çocuğu bu işi yapabilecek Marmara Üniversitesi, Çapa veya Cerrahpaşa gibi büyük üniversite hastanelerinin acil servislerine yollaması gerekiyor. Buralarda genel anestezi altında bronş yollarının gözlemlenmesi ve yabancı cismin çıkarılması yapılabiliyor. Yabancı cisim çıkarılmazsa, uzun dönemde akciğerde kalıcı hasarlar yapabilir.

Polat :  Yabancı madde irritasyonu yaratıyor.

Yüksel : Özellikle organik maddeler bronşa yerleşiyor ve zaman içerisinde su alarak şişiyor. Oradaobstruksiyon dediğimiz bir tıkanmaya sebep oluyor. Normal çaplarının daha üstüne çıkıyorlar, ayrıca bulunduğu yerde enflamasyon yani iltihaplanma yapıyor. Bölge de ayrıca şişiyor. Hem o yabancı cisim şişiyor hem etrafındaki doku şişiyor, iltihabi bir doku oluşuyor. Tavşanlar üzerinde kısa dönem bir cisim çalışması yaptık. Bronşlarına yabancı cisim attık. Bunların akciğerlerini yedinci gün, onbeşinci gün ve otuzuncu günden sonra inceledik. Otuzuncu günden sonra kalıcı hasarlar olduğunu gördük. İnsanda da benzer gelişme olduğunu tahmin ediyoruz. Otuz günden fazla yabancı cisim kalırsa akciğerde kalıcı hasarlar ortaya çıkıyor. O bölgelerin ameliyatla daha sonra çıkarılması gerekiyor. Basit bir yabancı cisimden bir çocuk erişkin yaşa geldiği zaman akciğerinin bir parçasının alınmasına sebep olabilecek bir ameliyata kadar gidebiliyor.

Polat :  O yüzden anne-babaların bakmakla yükümlü oldukları çocukların sağlıklı yetişmelerine çok dikkat etmeleri gerekiyor. Sağlıklı bir şekilde yetiştirilmek her çocuğun hakkı.

Peki, diyelim çocuk büyükçe bir şeyi yuttu ve nefes alamıyor, çırpınıyor, mosmor kesilmiş. Hastaneye getirecek vakit yok. Bu durumda anne-baba yada çocuğun bakımından sorumlu lan kişi ne yapmalı?

Yüksel : Bu durumda tabii ilk önce çocuğun yanında olan kişinin müdahalesi gerekli. Bahsettiğiniz tabloda yabancı cisim akciğere kaçmamıştır. Tam boğazda yemek borusuyla soluk borusunun arasında tıkanmıştır. İlk yapılacak iş işaret parmağının yandan çocuğun azı dişlerinin arkasından boğaza kadar itip bütün yabancı cismi geri çıkarmaya çalışmak olmalıdır. Ağzın içindeki bütün yabancı cismin çıkarılması şarttır. İkinci işlem olarak Hemlich manevrası dediğimiz manevranın uygulanması gerekir. Bu çocuğun kucağa oturtulup kalbinin altına; midesinin üzerine üç parmağıyla şiddetle basıp çocuğun ağzını diğer elle açıp yabancı cismi dışarı atmaya yarayan bir uygulamadır. 16-17 yaşında bir çocuksa, arkasına geçip elinizi yumruk yapıp midesinin üzerine koyup çocuğu karnından kendinize çekerek uygulanabilir. Bunlar evde ilk yapabilecek şeyler. Bundan ötesi zaten bir hekimin yapabileceği şeyler.

Polat :  Tabii böyle basit şeylerin yaşam kurtarma gibi büyük ve önemli işlevleri ve fonksiyonları oluyor. O yüzden çok detaylı dinleyelim istedim. Dinleyen izleyicilerimizin umarım böyle birşeye ihtiyaçları olmaz ama bilgilenmek çok önemli bir sorumluluktur. Bu konularla ilgili olarak maalesef halk pek bilgilendirilmiyor. Oysaki bu tarz pratik bilgilerin anlaşılabilir bir dilde, uzman olmayanların anlayabileceği bir dilde aktarılmalıdır. Kazalar bu şekilde önlenebilir hatta hayatlar kurtarılabilir.

Çocukluk çağı kazalarından bahsettik ve şimdi çok büyük düşmanı olduğum, kendimi bu konuda Türkiye’de çok talihsiz hissettiğim sigara alışkanlığından bahsetmek istiyorum. Sigara içimi bir çocuk hakkı ihlali aslında. Türkiye’de hemen hemen her yerde sigara içiliyor. Çocuğunuzun yanında sigara içen kişiler oluyor. Sigaraya başlama yaşının çok küçük olmasının yanında sadece sigara içilen ortamlarda bulundukları için sağlıkları bozulan, ileri yaşlarında ölümcül hastalık bulma riski taşıyan çocuklarımız var. Sigara içenlerin çok dikkatli dinlemelerini istiyorum. Sigara içenler kendilerine ve çevreye verdikleri zaraların yanında çocuklara ne gibi zararlar veriyorlar?

Yüksel : Şöyle bir cümleyle başlayayım; akciğer kanseri yirminci yüzyılın başlarında nadir görülen bir hastalık olmasına rağmen sigara kullanımındaki artışa paralel olarak sıklığı giderek artmış ve dünyada en sık görülen kanser türü haline gelmiştir.

Polat :  Aslında bu cümleden sonra programı kapatmak lazım. Başka bir şey söylemeye gerek yok kalmadı.

Yüksel : Akciğer kanserinin gelişiminden %94 oranında sigara sorumlu. Sigara içenlerde akciğer kanseri riski sigara içmeyenlerden 24-36 kat daha fazla. Tabii çocuk hakları açısından düşündüğümüzde, “pasif içici durumunda olan çocuklar ne alemde?” diye insanın aklına geliyor. Pasif sigara içimindeki akciğer kanseri gelişimi riski ise %3,5.

Polat :  Çocuk sigara içmediği halde yanında sigara içilmesinden dolayı pasif içici oluyor ve pasif içicilerde de akciğer kanseri gelişme riski %3,5.

Yüksel : Ayrıca, pasif sigara içici durumunda olan çocukta akciğer kanseri görülme yaşı erkene çekiliyor. Normalde 40 yaşın üzerinde 50 yaşın üzerinde akciğer kanseri görürken 30-35 yaşlarında akciğer kanseri görüyoruz. Diğer taraftan sigara çocukluk çağı hastalıklarını %15-20 oranında arttırıyor.

Polat :  Burada akciğer kanserinin diğer kanser tiplerine göre daha şiddetli seyrettiğini ve çok daha umutsuz vakalara yol açtığını söylemeliyiz. Sigara da bu tür kanserin oluşumunu arttıran baş faktör.

Yüksel : Dedem 70 yaşındaydı halen sigara içiyordu” gibi örnekler var ama akciğer kanseri olan hastalarda sigara içicilik oranı %99’larda. Sigara içmeyen hastamız çok nadir geliyor. Bir de tabii “ben günde bir tane sigara içiyorum” diyenler olabiliyor. Kendisi için riskin ne olduğunu düşünen birisi için verilecek cevap şu; “risk, sigara içme süresinin dördüncü kuvveti ve günlük sigara sayısının karesi ile doğru orantılıdır.” Dolayısıyla bir tane sigara içenin riski muhakkak 24-36 kat kadar fazla değil. Genellikle üçün altında sigara içenlerde oran daha düşük. Üçün daha üstünde yirmiye kadar içenlerde daha yüksek. Yirmiden fazla içenlerde oran çok daha yüksek tabii. Bu içiciler için görünen tablo. En büyük travma ise sigarayı bilmeyen, tanımayan ama ortamda bulunması sebebiyle pasif sigara içici konumunda olan çocuklarda yaşanıyor. Bazı anne-babalar var bu konuda gayet masumca; “biz mutfakta içiyoruz”, “çocuğun odasında içmiyoruz” diye kendilerini savunuyorlar.  Oysaki çocuk evin içinde her yerde var. Mutfağa soru sormak için geliyor, yemek yemek için geliyor. Buzdolabını açmak için geliyor. Devamlı sigara ortamını soluyor. Pasif içici çocuklarda sigaraya bağlı gelişen hastalıkların yanında diğer hastalıkların ortaya çıkması %10-15 oranında fazla görülüyor. Bu hastalıklar alerjik astımdan tutun romatizmal hastalıklar, gastro-intestinal hastalıklar, kan hastalıklarına kadar varıyor.

Polat :  Akciğer kanserinin yanında bir sürü başka hastalık var ki onlarda her zaman Demokles’in kılıcı gibi çocukların tepesinde duruyor. Buradaki tezat; çocuğun hiçbir günahı yok, ne sigara içiyor nede böyle bir isteği var. Çevresindekiler içtiği için tüm riskler onlarıda bekliyor.  

Başka hastalıklar deyince sigaradan son dönemlerde dikkatimi çeken tüberküloza (verem) gelmek istiyorum. Eskiden tüberküloz çok yaygın ve korkulan bir hastalıktı. Uzun zamandır tüberküloz görülmüyordu. Ancak, günümüzde yeniden ortaya çıktı. Hastalıktan bahsedelim tabii ama özellikle bu hastalığın nasıl yayıldığından bahsetmek istiyorum çünkü çocuk hakları açısından bu çok önemli bir konu.

Yüksel : Tüberküloz sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumların hastalığı. Ekonomiyle birebir ilişkili. Biz hastalığı tedavi edebiliyoruz, tedavide başarılıyız ancak, hasta olma potansiyeli yüksek bir toplum yaratırsanız çok rahatlıkla mikrobu bunların tekrar kazanması ve hastalanması mümkün. Şimdi Türkiye’de ve dünyada son yıllarda tehlikesi artan bir tüberküloz türü var; ilaca dirençli tüberküloz.

Polat :  En kötüsü.

Yüksel : Evet, en kötüsü. Bir tarafta ilaca dirençli tüberküloz var, diğer taraftada sosyo-ekonomik düzeyi düşük, tinerci, sokaklarda büyüyen, eksik ve yanlış beslenen günlük ne yiyip içtiğini kontrol edemediğimiz bir grup var. Bir de hiç evi olmayan, evine günlük birkaç ekmekten başka yiyecek girmeyen, gecekondu bölgelerinde yaşayan bir toplum var. Dolayısıyla tüberkülozun yeniden çıkması o kadar da büyük sürpriz değil. İlaca dirençli tüberkülozun çıkması çok sürpriz değil. Bildiğimiz çok basit tıbbi kuralların içinde bu yeni tüberküloz hastalarının ortalıkta dolaşması çok çok normal.

Polat :  Uzman olarak aslında bizim için sürpriz değil beklenen bir durum çünkü sosyo-ekonomik durumdaki kötülüğün bir yansıması olarak karşımıza çıkan bir boyut diyorsunuz. Tabii çocuklarda görülmesi insanın içini acıtıyor. Eğer bu toplumun düşük sosyo-ekonomik düzeyinden kaynaklanıyor ve çocukları böyle kötü etkiliyorsa bir an önce toplumsal boyutta önlem alınması gerekiyor. Tüberküloz ilginç bir hastalık, yayılması çok sinsi olabiliyor. Her ortamda olabilir. Yayın öncesi konuşurken evdeki bakıcıların sigorta güvencesinin olmasının önemininden ve bununla ilişkisinin ne olduğundan bahsediyorduk. Burada dinleyicilerimize aktaralım istiyorum.  

Yüksel : Türkiye’de ve dünyada kaçak işçi sorunu var. Bunların hiçbir sigorta güvencesi olmuyor ve belediyenin kontrolunda değiller. Kurumlar hep kaçak işçiyle çalışmak istiyorlar çünkü bu işçiler düşük ücretle ve hiçbir güvence talep etmeden çalışıyorlar. Çok zor koşullarda az gelir elde eden bu grupta hastalığı taşıyan insanlar var tabii. Bu insanlar, yayılmaya bir örnek vermek için orta çağda vebayı yayan fareler gibi, tüberküloz hastalığını taşıyan kişiler.

Polat :  Çok zor koşullarda ve az gelirle çalıştıkları için tüberküloza yakalanma riskleri çok fazla ve tedavi için sosyal güvenceleri yok. Tedavi olamıyorlar ve çalışmaya devam ediyorlar yani içimizde dolaşmaya devam ediyorlar. Bir öksürükle mikrop havaya karışıyor zaten.
  
Yüksel : Tüberküloz küçük parçacıklarla taşınıyor ve bulaşıyor. Hastalık taşıyıcısı her an karşımıza evimizdeki temizlikçi olarak, çocuğumuzun bakıcısı olarak, sokakta bir satıcı olarak karşımıza çıkabilir ve taşıyıcıyla aynı mekanda çok kısa bir süre birlikte kalmak bile tüberküloz basiliyle rahatlıkla enfekte olmanıza yeter. Bu aslında toplum içinde her an patlamaya hazır bir bomba. Hepimiz ekonomik olsun diye daha ucuza evde bakıcı çalıştırmak, daha ucuza bir temizlikçi çalıştırmak kaygısındayız. Sosyal güvencelerinin olup olmamasına dikkat etmiyoruz. Böylece hepimiz içimizde bir tüberküloz taşıyıcısı barındırıyor olabiliriz.

Polat :  Hiç aklımıza gelmiyor ama bu çok mümkün hakikaten. Çocuklar böyle de risk altına sokulmuş oluyorlar. Çocuk hakları açısından baktığımızda, çocuk sağlığı dediğimiz zaman sadece çocuğun hastalığının tedavi edilmesinden bahsetmiyoruz. Çocuğun hastalıkla karşılaşmayacağı bir ortamın sağlanması yükümlülüğünden de bahsediyoruz.

Yüksel : Tabii, kesinlikle. Bir kere çocuğun sağlıklı yaşama hakkı evde sağlıklı bir bakıcı olmasıyla başlıyor. Benim Beyazıt’ta yabancı işçi pazarından çocuk bakıcısı alan arkadaşlarım var. Seçmece usulüyle, hiçbir sağlık kontrolu olmadan. Kimsenin aklına bir akciğer filmi istemek gelmiyor. Çocuklarımız bu insanlarla çok uzun saatler aynı ortamı paylaşıyorlar ve doğal olarak sağlıkları açısından risk altındalar.

İşte aslında toplumda kontrol edilmesi gereken büyük bir kesim var. Bu yine sosyal devletin görevleri arasında. Sadece tinerci çocuklarla bitmiyor sorunlar.

Polat :  Çok doğru. Korunmaya muhtaç çocuklarımız görünen bir sorun. Bu tarz sağlık tehditleri ise görünmez yüz. Görünmeyen yüzde de çocuklar hakikaten keskin bir bıçağın ucunda yürüyorlar.

Tüm bu bahsettiklerimizin dışında, çok sık karşımıza çıkabilecek, büyük tehlike potansiyeli oluşturabilecek başka ne gibi sağlık sorunları olabilir? Çocuklar bunlardan nasıl etkilenirler ve en önemlisi korunma yöntemleri nelerdir?

Yüksel : Çocukluk çağında hep ev ortamından bahsediyoruz. Evdeki diğer bir tehlike, sağlık tehditi de kedi, köpek gibi evcil hayvanlardan beklenir. Evde beslenen kedi-köpeğin hepimiz muhakkak aşısını yaptırıyoruz. Onlardan geçebilecek kist hastalığı var ve bu büyük bir tehlike ancak hayvanın aşısını yaptırarak bunlardan korunabiliriz. Aşılı kedi ve köpeğin dışarıdaki sahipsiz kedi-köpekle ilişki kurup eve onlardan hastalığı taşıması ikinci tehlike. Bunu engellemenin yolu ya kedinizi-köpeğinizi dışarı çıkarmayacaksınız veya dışarıdaki kedi-köpeği aşılatacaksınız. Sokak kedi-köpeklerinin aşılanması en azından belediyelerin aşılama programlarına, kontrol programlarına konmak zorunda.

Polat :  Aslında bizim güvenli, her şey yerinde dediğimiz ortamlarda bir sürü göremediğimiz tehlikler var çocuklar için. Demek ki öncelikle bir bilinçlendirmeye ihtiyaç var. Eğer çocuğun sağlıklı yaşama hakkı varsa, bunu sağlayacak olan bilinçli anne-babalar olacaktır.

Yüksel : Aile bütün bu tehlikeleri farkedip onları engellemek için gerekli olan tedbirleri alacak çocuğu için.

Polat :  Toplum eğitimi ön plana çıkıyor. Mutlaka eğitimler yapmamız gerekiyor. Bu haftaki konuşmamız çok öğretici oldu sanırım. Dinleyicilerimize hep baktıkları ama görmedikleri, farkedemedikleri şeyleri hatırlattık. Şimdi etraflarına daha bir dikkatli bakacaklarına inanıyorum. Sigara içicilere de çocuklara verdikleri zararları hatırlatarak, çocuğa duyarlı olma görevlerini yapmaya davet ederek bu haftaki programı kapatıyorum.

Fetus Hakları, Prof. Dr. MURAT YAYLA, Türk Perinatoloji Derneği

Polat :  Bu hafta yine çocuk hakları açısından çok önemli bir konuyu ele alacağız. Konuğum Prof. Dr. Murat Yayla ile fetus hakları konusunda konuşacağız. Fetus hakları pek konuşulan ya da dikkat çeken bir konu olmamasına rağmen gerek uygulamada gerekse kanunlarımız açısından bir takım aksaklıkların olduğu, henüz kesin çizgilerin oluşturulamadığı bir konu. Fetus haklarından bahsederken öncelikle belirtmeliyim ki Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde dahi çocukluğun başlama yaşı tam olarak belirtilmemiş ve tartışmalar sürüyor. Şöyleki Sözleşmeye göre 0-18 yaş arası her birey çocuk. Bu durumda birey 18 yaşına girdiği gün artık çocuk olarak kabul edilmekten çıkıyor. Ancak, çocuğun birey olarak ne zaman kabul edildiği henüz kesinlik kazanmış değil. Bazı görüşlere göre doğumdan itibaren çocuk birey kabul ediliyor. Diğer bir görüşe göreyse çocuğun birey olarak kabul edilmesi hamileliğin başlangıcından itibaren sözkonusu. Bir takım hakların varlığından bahsedebilmek için önce ortada bir birey olması gerekiyor. Fetus hakları açısından kanunlarımız ne durumda, Türkiye’de fetus hakları bilinci oluşmuş mu, fetusun yaşamına haklı olarak son verilme durumları neler, anne-babanın hakları nerede başlayıp bitiyor gibi birçok konudan bahsedeceğiz. Prof. Dr. Murat Yayla bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı. Konuyla ilgili çalışmaları var ve yoğun olarak da sivil toplum ayağında yeralıyor. Kendisi Türk Perinatoloji Derneği’nin bir dönem genel sekreterliğini yaptı, şimdiyse saymanı. Ayrıca Ultrasonografi Derneğin’de de çalışmalarını yürütüyor.

Bu haftaki konumuz; sokak çocukları, çalışan çocuklar, eğitimde çocuk hakları, çocuk istismarı gibi pek halk arasında bilinen bir konu değil. Dolayısıyla terminolojiye değinmekte fayda görüyorum. Örneğin Türk Perinatoloji Derneği’nin çok kıymetli çalışmalar yaptığını ve burada çok iyi bir ekibin çalıştığını biliyorum. Peki, perinatoloji ne demek? Buradan başlayalım.

Yayla : Perinatoloji; doğmamış bebek ve bunu taşıyan annenin olası problemlerini çözmeye yönelik yaptığımız bütün bilimsel çalışmaları, klinik çalışmaları kapsıyor. Daha da genişletmek olası ama bunların içinde ana konumuz tabii ki fetus yani cenin; anne karnındaki bebek. Bunun biraz daha detayına inersek aslında döllenmeden sonraki ilk üç aylık döneme embryo dönemi diyoruz. Embryo dediğimiz zamanda fetusun ilk üç aydaki halini kastediyoruz.

Polat :  Fetus hali ilk döllenmeyle başlıyor ve sonrasında nasıl bir süreçle devam ediyor?

Yayla : Bir kadının adeti geciktikten sonra gebelik testiyle hamilelik müspet çıktığı andan itibaren gebeliğin yaklaşık bir aylık olduğunu söyleriz. Bu kronolojik bir tarif değil ama halk arasında hep ay olarak söylenir. Son adet tarihini ilk gün olarak tespit eder ve ondan sonra 9 ay 10 günlük süreyi hesaplarız. İlk 2,5-3 aylık döneme embryo dönemi diyoruz. Bu dönemde bebek önce uterus içine yani rahim içine yerleşiyor ve beslenmeye başlıyor. Daha sonra çeşitli organlar yavaş yavaş gelişiyor. Birden büyüme sözkonusu değil. Bunların herbirinin bir dönemi var. Bu büyüme dönemlerinde çeşitli dış etkenlerle veya bebeğin kendisinden kaynaklanan bazı genetik özellikler sonucunda ufak tefek veya büyük anormallikler gelişebilir. Bebeğin iki aylıkken gelişmekte olan beyin dokusu, kafatası, kollar, ayaklar veya iç organlarla ilgili bir sorun olduğu zaman o anda farkedemiyoruz. Bunların ortaya çıkması genellikle 3, 4, 5, 6. aylarda hatta bazen daha ileri aylarda da karşımıza çıkabiliyor. Bu saptama dönemleri çok çok önemli. Bunlarda geç kaldığımız zaman bazı sorunlar karşımıza çıkıyor. Örneğin, belli ayları geçirdiğimiz durumlarda bu tip bebeklere doğrudan düşürme yönünde, alma yönünde müdahale yapma hakkımız olmuyor. Olmamalı da zaten. Ancak, bunun bir sınırı var. Herşey bebeklerden yana mı olmalı yoksa herşey annelerden yana mı olmalı? İki tarafında bazı hakları var. Dolayısıyla hakları her iki tarafı da rencide etmiyecek şekilde korumamız gerekiyor. Ne yazıkki bebeğin dili olmadığı için bunları dile getiremiyor, kendi haklarını savunamıyor. Bu durumda fetusun haklarını savunmak biz hekimlere ve toplum örgütlerine kalıyor.

Polat :  Burada ilginç bir saplama yapmak istiyorum. Çocuk Hakları Sözleşmesi, kendi başlarına seslerini çıkaramayan, haklarını savunamayan, bunları talep edemeyen bir grubun yani çocukların haklarını savunması açısından dünya daki hemen hemen bütün devletler tarafından kabul görmüş bir sözleşmedir. Ancak, bugün hala Sözleşme’de tartışılan bir konu var. Sözleşme’de çocuk tanımı “0-18 yaş arasında herkes çocuktur” şeklinde yapılmış. Üst yaş sınırında bir problem yok. Çocuk 18 yaşına girdiği zaman artık yetişkin statüsüne kavuşuyor. Bu gayet anlaşılır. Fakat çocukluğun başlangıç yaşında bir karışıklık var. Çocukluk; doğumdan itibaren başlar, embryo oluşumundan itibaren başlar ya da  konsepsiyon dediğimiz döllenme anından itibaren başlar, şeklinde bir kesinlik yok.  Bu sürekli tartışılıyor. Biz de buradan başlayalım. Çocukluk hangi dönemden itibaren başlamalı? Çocuk birey olma sıfatını ne zamandan itibaren taşımalı?

Yayla : Bu cevaplaması oldukça zor bir soru. Bir annenin ovumu dahi çocuğun yarısını oluşturuyor. Bu bile bir şekilde hakkın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Ancak, kanunlarımızda ve yabancı kanunlarda başka çeşitli kriterler var. Örneğin; bir çocuk canlı doğup nefes almaya başlayacak olursa kanuni haklardan yararlanıyor ama diğer taraftan anne karnındaki bir bebek doğana kadar potansiyel mirasçı kabul ediliyor. Baba vefat etmiş, anne hamile ve karnında bir çocuk taşıyor. Bu çocuk potansiyel mirasçı. Çocuk doğana kadar hiçbir miras işi görülemiyor. Çocuk canlı doğduktan sonra ise miras hukuku sözkonusu olabiliyor. Aslında bizim kanunlarımız bu konuya 1920’lerde eğilmiş. Kanunlarımızda bunlar var ama hala açık noktalar da var. Özellikle anne karnındaki çocukta bir anormallik varsa ‘biz buna ne zaman müdahale edebiliriz’ den kaynaklanıyor. Kanunları zorlayan şeyler bunlar. Biz hekimler 22-24 hafta olana kadar anne karnındaki fetusların henüz yaşam kabiliyeti kazanmadığını düşünüyoruz, buna inanıyoruz. Veriler de bu yönde. Ama 22-24 haftalardan sonra her bebeğin canlı doğma şansı var ve buna hakkı var.

Polat :  Burada 22-24. haftaya kadar olan süre içerisinde çocuk doğsa dahi yaşayamayacak olduğunu mu söylemek istiyoruz? Kendi başına yaşam kabiliyeti olamayacağı için de hakları bu dönemde başlamıyor diye mi yorumlamalıyız?

Yayla : Tabii ki o da potansiyel bir canlı adayı. Süre 26, 30, 32. haftalara çıktığı zaman bebek yaşayacak ama diyelim ki bebekte çok önemli bir anormallik tespit ettik ve anne-baba bu bebeği aldırmak istiyor. Bizim burada etik olarak kabul etiğimiz bazı sınırlarımız var. Bunların Türkiye’deki kanunlarda henüz yeri yok. Anormal bebekler için konuşuyoruz; bebek şu haftada alınır, bu haftada alınmaz gibi bir kriter yok. Yoksa kürtaj yasası var. On haftaya kadar olan bebekler aldırılabiliyor. On haftadan sonra hiçbir bebeğe; ister anormal olsun ister normal olsun, elleyemezsiniz, alamazsınız, düşüremezsiniz.

Polat :  Anne-babanın isteğiyle alınmıyor. Yoksa hekim müdahale edebilir zorunlu durumlarda.

Yayla : Anne-babanın isteğiyle ya da hekimin isteğiyle çocuk alınamıyor. Ancak, bebekte hayatla bağdaşmayan bir anormallik varsa veya pre-natal tanı ile ortaya konmuş bir anormalliği ispatlayabiliyorsanız 22-24. haftaya kadar; bunu biraz açık tutuyorum çünkü hakikaten tartışmalı bir konu, maksimum 24. haftaya kadar diyelim, aile istemiyorsa ve önemli bir anormallik sözkonusuysa; sonraki nesilleri etkileyecek, bebeğin hayatını etkileyecek, o zaman anne-babada onay verdiği takdirde böyle bir gebeliği sonlandırabilirsiniz. Ama 24 haftayı geçmişseniz, anne-baba istese, doktor onay verse dahi işte fetus hakkı o zaman devreye giriyor. Bu bebeğe hiçbir şekilde elleme hakkımız yok. Çok ufak istisnaları var. 8-10 tane hayatla bağdaşmayan yani bebek canlı doğsa bile yüzde yüz öleceğini bildiğimiz bazı anormallikler var. Bir tek bu durumlarda 24. haftadan sonra müdahale edilebilir ama dünya da genel yaklaşım 24 haftadan sonra her ne olursa olsun anormal bebeklere ellememek yolundadır. İşte bebeğin hakkı bu haftada başlar.

Polat :  Burada herkesin kafasının karıştığı bir nokta var. Anne-baba çocuğa bakmakla yükümlü kişiler yasal olarak ve ilk on hafta içerisinde çocuğu sağlıklı olsun ya da olmasın aldırmaya hakları var. Hekim de bunu uyguluyor. Bundan sonra 24. haftaya kadar bebekte bir anomali tespit edilirse de hekim  Fakat diyelim ki şöyle bir örnek olsun, doktora hiç ailenin onayıyla müdahale edebiliyor. Bundan sonrası için böyle bir şans yok çünkü burada artık fetusun hakları başlıyor. Peki, Türkiye’de oldukça fazla miktarda kadın hamileliği boyunca doktora gitmiyor, böyle bir imkan bulamıyor. Bu durumda diyelim ki kadın gebeliğinin sekizinci ayına gelmiş, doğum çok yakın. Doktora ilk defa geliyor ve yapılan muayenesinde çocukta öyle hastalık saptanıyor ki yaşamla bağdaşmıyor ya da yaşam kalitesi çok düşük olacak. Bu durumda çocuğun alınabilme durumu var mı?

Yayla : Hakikaten bu konu dünya da da tartışmalı bir konu ama bazı çok net hastalıklar var ki bu hastalıkla doğan bebeğin doğumdan sonra yaşamadıklarını çok kesin biliyoruz. Kafatası gelişmemiş olan anasefal dediğimiz bebekler doğuyor. Bugüne kadar böyle doğupda yaşamış bebek yok. Bu hastalığa sahip bebeğin maksimum yaşama süresi 45 gün. Böyle bir durumda gebeliği herhangi bir döneminde 24 haftayı geçmiş olsa bile sonlandırabiliriz. Böyle hastalıklara başka örneklerde verebiliriz; beyinde su toplanmaları gibi, hidransefali gibi, holoprezensafali gibi anormallikler ve bazı kromozom bozuklukları gibi - bunların başında trizonomi 13, 18 geliyor ki son yıllarda 7 yaşına kadar yaşayan trizonomi 18 vakalarından bahsediliyor. Tıp ilerledikçe anormal doğan bebeklerin yaşatılabilme imkanı artıyor. Yine triploidiler, bazı böbrek yokluklarını belki bugün yaşatamıyoruz ama bundan 15-20 yıl sonra böbreği olmadan doğan bir bebeği de yaşatma şansımız olabilecek. Örnekleri daha çoğaltabiliriz ama bunlar bir düzineyi geçmez. bazı iskelet bozukluklarıyla doğan çocuklar var; kolları, bacakları kısa, bunların yaşamda başarılı olduğu durumlar olabiliyor. İskelet displasisiyle doğup televizyonda meşhur olanlar var. Etik açıdan bakıldığında, her kolu bacağı kısa olan bebeğin anne karnından zamanından önce çıkartıp ölüme terketmek ya da öldürmek doğru bir davranış olmuyor. O yüzden hekimlere düşen görev, bu tip anormalliklerin hangileri yaşamla bağdaşır, hangileri yaşamla bağdaşmaz bunu bilip aileyi erken dönemde bilgilendirmek, gebeliğin 24. haftasından sonra saptanan anormalliklerde hakikaten gerekiyorsa gebeliği sonlandırmak.

Polat :  Temel kriter; doğum gerçekleştiğinde anomaliyle doğan çocuğun yaşama ihtimalinin hiç olmaması. Anasefali çok güzel, açıklayıcı bir örnek. Hamileliğin herhangi bir döneminde bebeğin kafatasının gelişmediği tespit ediliyorsa, bu bebeğin doğumdan sonra yaşama şansının hiç olmadığını bildiğimizden hamileliğe son veriliyor.

Yayla : Bu ve buna benzer çok az durumda evet. Ancak, yaygın olarak geç dönemde görülen bazı yaşamla bağdaşabilir anormallikler veya ameliyat edilebilir hastalıkları olan bebekler de zamanından önce alınabiliyor. Bunların bazıları başarılı oluyor ama bazılarında anomaliyle, erken doğmuş bebeklerle karşılaşıyoruz. Aslında bu yapılmamalı. Doğum uzmanı bebeği almak için uğraşıyor halbuki her ne olursa olsun canlı doğan bir bebeği yaşatmakla görevli çocuk hekimleri var. Burada bir paradoks var. Bu paradoksa düşmememiz lazım. Böyle bir olaya denk gelmemenin yolu erken tanıdır. 24. haftadan önce bu tip anormalliklerin saptanıp erken dönemde; bebeğin henüz hayatiyet şansı kazanmadığı dönemde, eğer anne-baba tarafından da istenmiyorsa gebeliğin sona ermesi sağlnmalıdır. Yaklaşık 5,5-6. gebelik ayından önce bu bebekleri sonlandırabiliriz. 6. aydan sonra biraz önce saydığım listedekiler sözkonusu değilse hiçbir şekilde bu gebeliklere müdahale etmemeliyiz.

Polat :  Tabii o zamanda trajik bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye’nin herhalde bugüne kadar ki eldeğmemiş ya da gözardı edilen en önemli sorunlardan biri özürlüler; engelliler. Bu özürlüler içerisinde doğuştan özürlüler var. Hepimiz biliyoruz ki özürlü insanların yaşamda şansları çok olmuyor. Onlara göre organize edilmiş hiçbir yaşam birimi yok. Dolayısıyla evlerinden pek çıkmıyorlar. Soayal yaşama ve iş yaşamına katılamıyorlar. Türkiye’de özürlülere henüz hakları olan hizmeti veremiyoruz. Hatta Ankara’dan özürlü oniki vatandaş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular. Türkiye aleyhine tazminat davası açtılar.  Gerekçeleri de Türkiye’de özürlülerin yaşamını kolaylaştıracak hiçbir tedbir alınmamış olması. Mahkeme sonuçlanana kadar bu özürlülere yetmiş milyon aylık maaş bağlanmış. Eğer bu mahkeme Türkiye’nin aleyhine sonuçlanacak olursa 8,5 milyon özürlünün de maaş artı tazminat talep etme hakkı doğacak. Böyle bir sıkıntı var. Özürlülerimize standartlara yakın bir hayat vaad edemiyorsak hakikaten hamilelikte gelişen anomalilerin erken tanı ile saptanmasının önemi çok büyük.  

Yaşamları derinden etkileyecek böyle durumlara düşmemek için; gerek fetus hakları açısından gerekse çocuğun doğumdan sonraki sağlıklı ve kaliteli yaşama hakkı açısından, hamilelikte bazı tedbirlerin alınması gerektiği çok açık. Biraz hamileliğin hangi döneminde ne gibi tedbirler alınabilir bunlardan bahsedelim.

Yayla : Doğum öncesi bakım konusuna girmeden önce dediğiniz gibi Türkiye’de özellikle gebelik sorunlarının başında bu antenatal takip problemi geliyor. Bu konuda sürekli olarak Sağlık Bakanlığı kampanyalar yapıyor, yeni girişimlerde bulunuyor. Biz üniversiteler olarak, eğitim hastaneleri olarak çeşitli kongreler, kurslar düzenliyoruz. Birçok sivil toplum kuruluşu var sorunun temeline inmeye çalışan ama maalesef Türkiye’de hala bebekler ölüyor ve anne adayları ölüyor. Türkiye’nin anne ölüm hızı maalesef bazı yörelerimizde Afrika’nın rakamlarıyla karşılaştırılıyor. Hepimizin bu konuya olumsuz katkıları var. Ancak, bunun temelinde insanların sağlık hizmeti satınalma güçlerinin olmayışı yatıyor. İmkan yaratıp en ücra köşeye ebeyi, hekimi götürseniz bile eğer yazdığınız reçeteyi alamıyorsa, hergün gazetede okuduğumuz ambulans faciaları oluyorsa bunlar yaşanmaya devam edecek. Her yıl yine Türkiye’de anneler ve bebekler ölmeye devam edecek. Bebek ölümü konusunda bir miktar ilerleme kaydettik. Öğrencilik yıllarımızda binde yüzlerin üzerindeydi bebek ölümleri şu anda otuzlara düştü. Daha da düşüyor ama konjental anomaliler olduğu sürece bu hiçbir zaman binde yirmilerin altına düşmeyecek. Binde yirmi, binde on en iyi rakamlar böyle. İki görevimiz var; hem bebek (yeni doğan) ölümlerini önlememiz hem de bebek doğduğu zaman yaşama ihtimali bırakmayan anomalileri anne karnında tespit etmemiz gerekiyor.

Polat :  Bu; doğru Devlet politikasıyla ve hekimlerin ellerinden gelenle başarılabilecek bir durum. Toplumun bilinçlenmesi de tabii ki çok önemli. Bu açıdan daha bireye indirecek olursak ne gibi tavsiyelerimiz olabilir?

Yayla : Öncelikle, Dünya Sağlık Örgütü tarafından da deklare edildiği üzere, her gebenin; gebeliği risksiz olsa bile, gebelik boyunca en az dört kere hekim tarafından kontrol edilmesi gerekiyor.

Polat :  Gebelik risksiz ve rahat sürüyor olsa bile hamilelerin rutin olarak hekim kontrolünden geçmesi gerekiyor. Bunun altını çizmekte büyük fayda var.

Yayla : Hiçbir problem yoksa bile her gebe gebeliğin başında, ortasında ve sonunda olmak üzere en az üç kere, ideali dört kere kontrolden geçmeli. Problem olduğu durumda ise problem bulunduğu andan itibaren ki bu tansiyon yükselmesi olabilir, bebeğin gelişmemesi olabilir, şeker hastalığı olabilir, bebekte bir anormallik olabilir ya da annenin sistemik bir kalp hastalığı gibi, böbrek hastalığı gibi bir problemi olabilir, hastalığın gerektirdiği süreler içerisinde hamile kadın kontrollerini yaptırmalıdır. Bazen haftada bir, bazen ayda bir, gerekiyorsa hastaneye yatarak da kontroller yapılır. Takip çok önemli. Çok kaba bir deyişle her ay bir defa takip riskli bir gebede; kişiden kişiye değişmekle birlikte, ideale yakın bir takip olabilir.

Bundan başka aslında kadınlar imkan dahilindeyse gebe kalmaya karar verdikleri zaman; gebe kalmadan önce, bir kere hekimlerine başvurmalıdırlar. Türkiye’de 6.000 civarında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı var. Büyük şehirlerde, sağlık birimlerinin olduğu yerlerde bu uzman hekimler var, aile hekimleri bulunuyor, pratisyen hekimler hizmet veriyorlar. Ancak, hizmeti talep etmeyi bilmek lazım. Biz hekimlerinde bu talebe iyi cevap vermesi lazım. Maalesef gebelerin %95’i gebe kaldıktan sonra hekime gidiyorlar.

Polat :  Fetus hakları açısından bir diğer önemli konuda kız bebekler. Yakın zaman önce gazetelerde bir haber yer buldu. Çin’de insanların hep erkek çocuk talepleri olduğu için kız erkek oranı kızların aleyhine bozulmaya başlamış ve bir projeksiyona göre 2040 yılında Çin’de kız çocuğu kalmayacakmış. Bu biraz abartılı gözüküyor tabii ama böyle bir sorun var ve Türkiye’de de mevcut. Erkek çocuk nedense daha değerli kabul ediliyor. Erkek çocuğun iş gücünden faydalanmak zihniyeti olabilir, “erkek adamın erkek çocuğu olur” zihniyeti olabilir. Durum böyle olunca sadece cinsiyeti kız olduğu için, hiçbir anomalisi bulunmamasına karşın, annenin hiçbir sağlık problemi olmamasına rağmen kız çocuğunu aldırmak isteyen anne-babalar var. Böyle durumlarda ne yapmak gerekiyor?

Yayla : Bu da ülkelerin kanayan yarası. Özellikle bizim gibi ülkelerin. Tabiatta ilginç bir denge var. Her bir kız çocuğuna bir erkek çocuk doğuyor. Bunu biraz açtığımız zaman aslında rakam doğumlarda erkeklerden yana 102-103 erkek çocuğa 100-101 kız bebek dünyaya gelir. Ancak ne hikmetse çok zayıf yaratıklarız bizler. Erkekler biraz çabuk telef oluyor. Doğumdan sonra bebekler biraz büyüdüklerinde görüyoruz ki cinsiyete göre yaşamda kalma oranı değişiyor. O, 103 erkek : 101kız oranı kızlar 99 erkekler 98 gibi oluyor. Bu da tabiatın cilvesi.

Çin’deki olay ilginç bir örnek. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ve Çocuk Hakları Kurultaylarından takip ettiğimize göre dünya da yılda yaklaşık 500.000 kız bebeğin doğmasına izin verilmiyor. Bu çok ciddi bir rakam. Tabii bu sosyal dengeyi de bozacak yakın bir gelecekte.

Peki, bunu kim yapıyor, nasıl yapıyor? Bunu gelişen teknolojiye borçluyuz. Ultrasonografi sayesinde artık 11-12. haftalarda yani bebek daha üç aylık bile olmadan %80 ihtimalle cinsiyeti belirleyebiliyoruz. Pre-implantasyon, genetik tanımlar var. Anne karnına yerleştireceğiniz tüp bebeklerden bahsediyorum. Bebeğin cinsiyetini önceden belirleyebiliyorsunuz. İşlemde amaç cinsiyeti belirlemek değil. Amaç; bazı hastalığı olabilecek bebekleri önceden saptayıp bunları ayıklayıp sağlam olanları içeriye yerleştirmek. Ama aynı işlem bebeğin cinsiyetini tayin etmek için de kullanılabilir. Kötü yönde kullanılabilir. Burada hekimlerin rolü var. Şüpheli durumlarda, çocuğun cinsiyetini ısrarla soran, sonunda bunu yanlış yöne kullanabilecek ailelere çok fazla taviz vermememiz lazım. Tabii ki özellikle erkek çocuk sahibi veya özellikle kız çocuk sahibi olmak her ailenin dileği olabilir ama işte burada fetus hakları devreye giriyor.

Polat :  Henüz konuşma, kendini ifade etme yetisi kazanmamış bir fetusun da korunması gereken hakları var. Türkiye’de doğmamış kız bebeklerin yaşama hakkını koruyan düzenlemeler yapılmış durumda mı?

Yayla : Son altı aydır Büyük Millet Meclisin’de büyük tartışma yaşandı. Bir ara kürtaj sınırını oniki haftaya çıkartmaya çalıştılar. Kendilerince haklı nedenleri var tabii. Meclis’te kadın hastalıkları ve doğum uzmanı milletvekilleri de var ve onlar bu düzenlemenin yapılmaması için çalıştılar ve engellediler de. Her iki partinin de milletvekilleri yasanın eski haliyle yani 10. aya kadar kürtaj serbestliği tanınmasını savundular. Onikinci haftada artık çocuk cinsiyeti belli olur. Bu bahsettiğimiz gibi kötü nedenle kullanılabilirdi. Yasa 1980’lerde çıkmış olduğu haliyle kaldı. Bu da kız bebeklerin yaşama hakkını korumuş oluyor.

Polat : Kanundan bahsederken hemen kanunda var olduğunu bildiğimiz sıkıntılar neler onları konuşalım.

Yayla : Yürürlükte olan kanun 1980’li yıllarda yapılmış. Zamanına göre hakikaten çok iyi bir kanun. O zamana kadar yaşanan bir çok probleme çözüm oldu. Hala da bu kanundan yararlanıyoruz. Hatta biz hekimler bu kanunun biraz fazla serbest olduğunu söylemeye başladık. Özellikle fetus hakları açısından. Kanunda gebelik sonlandırması konusunda öyle maddeler var ki bugün artık bunlara komik bile diyebiliriz. Örneğin, daha önceden sezaryen geçirmiş bir gebenin sezaryenli diye; rahimi ameliyat izli diye, onuncu haftadan sonra bile bebeğini alabiliyorsunuz.

Polat :  Bu biraz komik hakikaten.

Yayla : Komik bir uygulama. Böyle birşey bilimsel de değil etik de değil, hiçbir şeye uymuyor. Buna benzer bir sürü madde var. Daha önceden hipertansiyon atakları geçirmiş gebelerin gebeliklerini sonlandırabiliyorsunuz. Halbuki Türkiye’de her yüz gebeliğin 3 ile 5’inde zaten bu hastalık var. Evet, hipertansiyon çok kötü sonuçlara da yol açabilir ama çok vakada başarıyla takipleri yapılabiliyor. Kanun esnek olunca mesele yanlış yöne çekip yanlış bir şekilde uygulanmasında. Yine çeşitli sistemik hastalık var. Nörolojik hastalıklar, psikiyatrik hastalıklar, ortopedik hastalıklar... Bunların adları da konmamış, çok geniş bırakılmış. Yapanın yanına kar kalabilecek, bebeğin hiçbir hakkını koruyamayacağımız bazı maddeler var. Anne-baba ve hekim anlaştığı takdirde çok kötü bir şekilde bunu kullanıp bebeğin hakkını elinden alabiliyorlar. Ne yapılması lazım? Önce bu tip hastalıkların adlarının konulması lazım. Bu yaklaşık iki sayfalık bir tüzük. Bu tüzüğün yeniden ele alınması lazım. Mutlak surette değişmesi lazım diyoruz. Hakikaten bilimsellikle bağdaşmayan birçok madde var. Bizim görevimiz aslında şu; bebekte bir problem varsa, anne-babanın hakkıdır böyle bir bebeğe sahip olmak istememek. En doğal haklarıdır ama bunun da bir sınırı var. Gebeliğin 24. haftasından sonra artık fetus, hakları olan, en önemlisi yaşama hakkı olan, doğurttuğumuz zaman yaşayabilecek bir canlı adayıdır.

Polat :  Fetus hakları öyle bir konu ki aslında nereden bakarsan ona göre farklı bir yorum geliyor. Özürlü olan, anomalisi olan bir bebeğin doğumdan sonraki yaşamı boyunca ailenin bakımına muhtaç kalması ekonomik nedenlerle ve psikolojik nedenlerle aileyi çok zorlar. Bu bebeklerin, ileriki yaşlarda yetişkinlerin bakımları zor ve toplum yaşamında bunlar için gerekli düzenlemeler yapılmamış durumda. Gerekli donanıma sahip olmayan ailede bu çocukların daha fazla mağdur olma, istismar edilme ihtimalleri de var. Farklı açılardan farklı manzaralar gözüküyor. Olaya etik açıdan nasıl yaklaşmamız gerekiyor? Hem hekimin hem de anne-babanın açısından bakalım.

Yayla : Etik nedir? Ahlaki değerlerin bir disiplin içinde işlenmesi. Çok yuvarlak bir laf aslında. Fetusun hakları nerede başlar? Biraz önce sizin de sorduğunuz gibi fetus haklarını genelde 22-24. haftalarda başlatıyoruz da neden? Çünkü o zamana kadar da anne-babanın bazı hakları var. Yani fetus etiği, anne-baba etiğiyle ve gebelik etiğiyle bir yerde çakışıyor. İşte bu çakışmayı kanunlarla ayıramıyoruz. Hiçbir ülkede de böyle bir ayrım yok. Ama her ülkenin kanunlara yazmadığı bazı kavramları var, bazı ahlaki değerleri var. Bu yönde çalışmalar yapılmış ve bazı kararlara varılmış. Etik anlamda net olarak şunu söyleyebiliriz; 6. aya kadar bebek üzerinde anne-baba söz sahibidir ancak 6. aydan sonrada anne-babanın çok fazla karışmaması gerekir. Bu aydan sonra bebeğin haklarını hekimin koruması gerektiğini vurgulayabiliriz.

Polat :  Temel noktanın altını çizmiş olduk. Bu hafta Prof. Dr. Murat Yayla ile fetus haklarını konuştuk. Fetus hakları çok az konuşulan ama aslında çok önemli bir konu. “0-18 Vurursan Kırılır” sloganıyla yayınladığımız Çocuğun Hakları Var programımızda her hafta çocuk haklarının bir boyutunu tartışıyoruz ama bugün henüz dünya da net olarak cevabı verilemeyen bir konuda sohpet ettik. Çocuğun hakları ne zamandan itibaren başlar? İlginç bir konuşmaydı. Teşekkür ederim.